NE ÇOK ACI VAR!

Ahmet TÜRKBEN

21-01-2014 

İŞGALİN GÖLGESİNDEKİ AFGANİSTAN’DA NE ÇOK ACI VAR! 

Gönülleri Birbirine Yakınlaştıran İlahi Bir İkram: Kurban
2013 Kurban organizasyonu çerçevesinde Deniz Feneri Derneği Gönüllüsü olarak Afganistan’ın başkenti Kabil’e gitmek için uçağa bindiğimde ilk dikkatimi çeken ve beni içten içe rahatsız eden Amerikalı yolcular oluyor. Çoğunluğunun asker olduğu anlaşılan, içlerinde yaşlı olanların da yer aldığı bu yolcu profili gideceğim yer hakkında bana ipucu veriyor. Kabil’e indiğimizde ise havaalanın yanı başında yer alan Skorsky helikopterler ve savaş uçaklarının bulunduğu üssü görünce bu ülkede olup bitenler hakkındaki kaygılarım daha da artıyor.





Burada Partner kuruluş olan Mevlana Celaleddin Muhammed Belhi Vakfı ile birlikte hareket edeceğiz. Vakıf yetkililerinden uzun yıllar Türkiye’de kalmış olan iki güzel insanla Tamim Naimi ve Hüsameddin kardeş bana rehberlik yapacaklar. Onlarla, kalacağım otelin yolunu tutuyoruz. Güvenli bir otel arayışımız bir müddet sürüyor. Sonunda benimle birlikte sadece iki kişinin kalacağını öğrendiğim bir otel buluyoruz. Gerek yaşanan iç savaşın gerekse 2001’de başlayan Amerikan işgalinin ticareti ve her şeyi olumsuz etkilediğini anlatıyor arkadaşlar. Güvenliğin olmadığı yerde hayat duruyor adeta, otelin boş oluşu, çoğu işyerinin kapalı oluşu da bunun bir göstergesi.



Mevlana Vakfı başkanı Ahmet Faruk Urokzai ve kurucusu Hacı baba ile otelde buluşuyoruz. Geleneksel Afgan kıyafeti ve mükemmel Farsçası ile (sonradan konuşulan dilin Farsçaya çok yakın Darice olduğunu öğreniyorum. Darice, Farsça'nın bir lehçesi. Halkın yarıdan fazlasının ana dili. Ayrıca Peştuca ise nüfusunun geri kalanının büyük çoğunluğunun ana dilidir. Peştuca'ya Afgani veya Afganca da denir.) tatlı bir sohbete koyuluyoruz. Vakfın adından başlayıp Mevlana ve Mesnevi üzerine hasbihal ediyoruz. Sufi bir vakıf olan Mevlana Vakfı, Mevlevilikten daha çok Kadiri özellikler arz ediyor. Sema yapmıyorlar mesela, belli aralıklarla toplanıp cehrî zikir ve Mesnevi sohbeti yapıyorlarmış. Yoksul ailelere un, kömür, giysi yardımında bulunuyorlar. Hastaların tedavisiyle, yetim çocukların eğitimiyle meşguller. Kutlu Doğum zamanında ve Muharrem ayında çeşitli etkinlikler düzenliyorlar.

80’li yıllardan zihnimizde beliren Afgan profilinden farklı bir tipoloji ile karşılaşıyoruz. Mevlana Vakfı mensupları, ihlaslı insanlar, bir dertleri var ve Allah için gayret gösteriyorlar. İşgalden mustaripler, kendi milli birliklerini sağlayamamış olmanın, Afgan Rus savaşı sonrası yaşanan menfaat çatışması, iktidar hırsı ve kavmiyetçilik belasının ceremesini çektiklerini ifade ediyorlar.

Kurban Günlükleri
Bayramın 1. Günü: Kurbanlıklar henüz alınmamış. Tez elden hayvan pazarlarına gidiyoruz ve o gün akşama kadar dolaşıp kurbanlıklarımızı alıyoruz. Hayvan Pazarı derken belli noktalarda cadde kenarlarında toplanan satıcılardan bahsediyoruz. Burada özel tahsis edilmiş bir satış alanı yok, böyle bir yer beklentisi içinde olduğumdan değil; ancak bu şehrin genel fotoğrafını çekmek açısından ifade ediyorum. Yollar perişan, alt yapı yok, sokak kenarlarında açıktan akan atık su ve kanalizasyon etrafa kesîf bir koku yayıyor. Sadece belli caddelerin asfalt oluşu, Kabil’in büyük bir kasaba görünümünde olduğunu resmediyor. Tuhaf olan şu ki; Kabil’in en görkemli binaları, düğün salonları. 3 binden fazla insan kapasiteli bu salonlardan onlarca olduğunu öğreniyoruz. Düğün çok önemli bir gelenekmiş Afganistan’da, evlilik de haliyle biraz masraflıymış. Gelişen en belirgin sektör ve yatırım alanı olarak düğün salonları, bunca savaşın ve acının yaşandığı bir coğrafyada geleneğin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.



Sokaklarda dikkat çeken bir başka husus, dilenci kadınlar ve çocuklar. Hemen her yerde onlarla karşılaşmak mümkün, o kadar çoklar ki, alışılmış bir durum bu. Garipsemiyorum asla, yoksulluğun insanı sürüklediği bu doğallıkta insanların bu sürece sürüklenmesi oldukça tabii karşılanıyor ki duyarlı her insan dilencilere yardım ediyor.
 


Ahmet Şah Mesut posterleri asılmış her yere. Penşir Arslanı kahraman komutan Şah Mesut. Talibana karşı oluşturulan Kuzey İttifakı komutanı ve Rabbani’nin yardımcısı olarak mücadele eden Şah Mesut’un El Kaide tarafından canlı bomba ile şehit edildiği bilgisi ve beraberinde zihinlerde oluşan pek çok soru hâlâ cevaplanmayı bekliyor. Taliban 2001’de  Kabil’i terk ettikten sonra Karzai hükümeti, halk nazarında meşruiyet kazanmak için olsa gerek her yere onun resimlerini astırmış. Milli bir kahraman haline gelen Şah Mesut, bir dönem umut olmuştu Afgan halkı için; ama acı olan şu ki bu yiğit adam, adı Müslüman olan gafil insanlar tarafından öldürüldü. Allah rahmet eylesin.

Kabil sokaklarında gördüğümüz simalar, bize çok tanıdık geliyor. Bahattin Yıldız’ı görüyoruz sanki her yerde ve Fuat Çağlar’ı. İnsanın 20’li yaşlarda gelip yaşadığı ve mücadele ettiği yer onun memleketi oluyor adeta. İnsan bu kadar mı aynîleşir. Seven sevdiğinin rengine böylesine mi boyanır? Evet, gördüğüm pek çok sima, bana bu güzel insanları hatırlatıyor ve Bahattin abinin veda sözleri geliyor aklıma: Huda Hafız Biraderanı Mücahidan!



Bayramın 2. Günü: Kurban kesim yerine gidiyoruz. Kasaplar ve kesime yardımcı olacak elemanlar hazır. Bizdeki kadar itina gösterilmese de kesimin tüm aşamalarında usule riayet edilmesini ve hayvanlara eziyet edilmemesini temin etmeye çalışıyoruz. Emanet aldığımız tüm vekaletleri tek tek okuyup kasaba teslim ediyor ve 7 kişilik her grubu kamerayla kaydediyoruz. Teslimiyetin ve Allah’a yakınlaşmanın vesilesi olan kurbanlarımızı kestikten sonra önceden belirlenmiş gerçek ihtiyaç sahiplerine etleri dağıtmak üzere hareket ediyoruz. Kurban bir burak olup bizi buralara kadar getirdi ve kurban, gönülleri birbirine yakınlaştıran ilahi bir ikram oldu bizim için hamdolsun.



Rusların işgal döneminde şehrin merkezine yakın bölgede yaptıkları konutların bodrum katlarındaki tek odalı sığınaklarda yaşayan ailelere gidiyoruz. Üst katlarda normal gelir düzeyinde insanların yaşadığı bu konutların bodrumunda bambaşka bir dünya var yürekleri dağlayan. Evet, tekli odalarda en az 7 kişinin kaldığı yerlerde gördüğümüz yoksulluk, içler acısı. Bir aileyi ziyaret ettiğimizde olayın vahametini anlıyoruz. Yaşlı bir amca, hasta döşeğinde yatıyor. Hanımı tedavi imkanı bulamadıklarından söz ediyor. Hastaneye gittiklerinde tahlil, röntgen vs. çok pahalıymış. Kurban etinin yanı sıra dostlarımızın gönderdiği emanetlerden bir miktar nakdî yardım yapıyoruz. Karşılığında yaptıkları duanın yanında çok az da kalsa verdiğimiz, onların sevinç gözyaşlarıyla dillerinden düşürmedikleri hep aynı temenni: Huda razı başa. Allah sizden razı olsun. Huda hafız, Allah sizi korusun.


 
Duymak görmek gibi değil, gördüklerimizi kelimelerle resmetmede aciz kalıyoruz. Cahit Zarifoğlu’nun cümlesiyle söyleyelim: ‘Ne çok acı var!’ Savaşlarda yetim kalmış çocuklar, dul kalmış analar ve mayınlarda tek bacanağını kaybetmiş gaziler... Yoklukta imtihandan geçen mazlumlar, garipler, kimsesizler… Evet, ne çok acı var Afganistan’da!
Allah yardımcıları olsun.

Ve çocuklar… savaşın ve fakirliğin gerçek mağdurları. Yanımızda getirdiğimiz oyuncakları teslim ettiğimizde o masum yüzlerde beliren tebessüm yürek burkuyor. Bir balonun bile küçük görülmediği bir yerdeyiz. Burada çocuk sevindirmek, bizdekinden çok daha kolay. Onların elektronik oyuncaklarla oynadıkları sanal oyunları yok. Küçücük arabalar, toplar, tokalar, oyuncak bebekler… Çocukların dilinde büyüklerden duyup öğrendikleri dua cümlesi: Huda razı başa.



Bayramlar onların bu sevinciyle bayram oluyor, buruk da olsa bayram işte… Dağıttığımız oyuncaklar, sevinç çığlıkları eşliğinde sahiplerine ulaşıyor Az, çok az; ama yine de yüzler gülüyor, hamdolsun.



Bayramın 3. Günü: Yine et dağıtmak için yollardayız. Birkaç medreseye gitmek niyetindeyiz. Burada medreseler, cami yanlarına yapılmış küçük yapılar şeklinde hizmet veriyor. Büyükçe bir odada 60 öğrencinin eğitim gördüğü bir yerdeyiz. Bu medresede İslami ilimler öğretiliyor. Kur’an, Hadis, Fıkıh ağırlıklı bir müfredat uygulanıyor. Hafızlık ve ezber ön planda. Medreselerin birinde 7-8 yaşlarında hafız olan çocukların Kur’an tilaveti mest ediyor bizi. Bu talebelere ayrıca hiç tanımadıkları biriyle ya da bir toplulukla karşılaştıklarında tebliğ ve davet amaçlı metinler ezberletilmiş. Hocaları, çocukların yapacakları konuşmayı kayda almamızı istiyor. Güzel bir dille beşer dakikalık konuşma yapıyorlar. Anlatan, çocuk olunca oldukça etkileyici olan konuşmanın içeriği ise bize bu iklimde hangi kültür kodlarıyla yetiştikleri hakkında bilgi veriyor. Ayetlere parçacı yaklaşıldığını görüyoruz. Yahudi ve Hıristiyanların birer hayvan olduğunu, onların köpek ve hınzır oldukları anlatılıyor. Daha vahim olanı, şu anda mecliste olanların, devlette görev alan herkesin de aynı şekilde hayvanlar olduğu söyleniyor. Hikmetten uzak bir davet anlayışı… hiç tanımadığın kişi ya da gruplara İslam hakkında anlatılacak konu ve anlatım üslubu bu olmamalı!..


 
Hocalarla yaptığımız sohbette çocukların sadece ezbere dayalı bir metotla ve tek taraflı eğitilmemesi gerektiğini, diğer ilimlerin de dini ilim kapsamında olduğunu; tarih, coğrafya, fizik, biyoloji, astronomi… bunların her birinin ayetlerle işaret edilerek öğrenilmesi gereken ilimlerden olduğunu, teknolojinin reddedilmek şöyle dursun faydalı yönde kullanılabilecek bir vasıta olduğunu ve İmam Hatip modeline ihtiyaç olduğu düşüncemizi paylaşıyoruz.

Görülen şu ki sahih bir İslam düşüncesi olmadan yapılan ameller ne kadar salih olabilir; bu zihniyet, istikamet  üzere olabilir mi ve hele de ümmetin sorunlarına çözüm üretebilir mi?!

Bayramın 4. Günü: Bugünü ziyaretleşmeye ayırıyoruz. Kabir ziyaretinden dergâhta şeyhi ziyarete, Cumhurbaşkanı danışmanından Kabil’in en ehil imamına ve Türkiye’den buralara hizmet için gelmiş kardeşlerimize varıncaya kadar çeşitli ziyaretlerde bulunuyoruz.

Kabil’de konuşulan önemli gündem maddelerinden biri de seçimler. Seçime 180 gün kaldığı söyleniyor. Kimisi seçimlerden medet umuyor ve işgalin biteceğini zannediyor; ancak perde gerisinde yapılan anlaşmalardan ve uzun vadeli planlardan anlaşılan şu ki: seçimlerden kim galip çıkarsa çıksın Amerika’ya rağmen bir kazanım olmayacağı aşikâr. Şimdiden seçim ittifakları yapılmış, kazanmasına kesin gözüyle bakılan hizipler, Amerika’yla birlikte hareket ediyorlar.

Siyasi basiretten uzak gizli ajandası olanların kontrolünde kısa zamanlı politik menfaat temelli yaklaşımlar, Afganistan’da kaosun bitmeyeceğinin bir işareti olarak kayda geçiyor.

Ziyaret Günlükleri
Tamim ve Cabir El Ensarî’nin Makamında
İslâm, Afganistan'a ilkin Hz. Osman (r.a.) 'ın Basra valisi Abdurrahman ibnu Semure'nin bu ülkeye gönderilmesiyle ulaşmış.


 
Daha sonraki yıllarda Sahabeden Mihmandar-ı Resulüllah Halit bin Zeyd/Eba Eyyübe-l Ensari’nin torunlarından Tamim ve Cabir El Ensari’nin etkisi büyük olmuş. Bu iki güzel insan, Afganistan’ın manevi kurucularından sayılıyor. Bu katkılarına bir vefa nişanesi ve sahabe nesline hürmetin bir ifadesi olmak üzere adlarına camiyle iç içe bir türbe yapılmış. Tamim ve Cabir El Ensari’nin kabrini biz de ziyaret ediyoruz. Onların şahsında İstanbul’un manevi fatihi Eba Eyyübe-l Ensari’yi ve dünyanın farklı coğrafyalarına İslam’ın mesajını ulaştırmak için yollara düşen fedakâr sahabeleri dua ve minnetle yâd ediyoruz.

Nakşi Şeyhi Hamidullah Efendi’nin Dergâhında
Afganistan, sufi hareketlerin de yaygın olduğu bir ülke. Biz de Kabil’de bir dergâhı ziyaret ediyoruz. Nakşibendi olan tarikatın şeyhi Hamidullah Efendi, takvası ve tevazusuyla örnek bir şahsiyet. Bizi kapıda karşılayan şeyh ve müritleri ziyaretimizden duydukları memnuniyeti ifade ediyorlar. Biz de Türkiye’den geliş amacımızı ve kardeşlerimizin selamlarını iletiyoruz.



Yapılan izzet ve ikram karşılığında bir hediye getirmeyişimizden duyduğumuz mahcubiyetle bir aşr-ı şerif hediye etmek istediğimizi ifade ediyoruz. Şeyhten müsaade alarak Kur’an tilavetinde bulunuyoruz. Sonunda da küçük bir dua yaparak hazirundan dua talep ediyoruz. Şeyh kendisinin fotoğrafının çekilmesine rıza göstermiyor ve bize kısa ama özlü nasihatlerde bulunuyor. Rıza-i ilahiden başka hiçbir amacınız olmasın diyor ve ekliyor: Ne cennet tasası, ne cehennem kaygısı, ne de başka dünyevi bir beklenti hiçbir şey için değil sadece Allah rızası için hareket edin. Allah’ın rızasına talip olun, onu kazandıktan sonra gerisi boş. Ne hikmetli bir tavsiye. Şeyhin sözleri Yunus’un mısralarını çağrıştırıyor. Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni. Ve yine Necip Fazıl’ın O Erler ki şiirinde geçen o güzel mısralar: Ne cennet tasası ve ne cehennem/Sadece Allah’ın rızasındalar.

Türkiye’den binlerce km uzaklarda olmasına rağmen sanki kelimesi kelimesine söylenen sözlerdeki aynîlik tasavvuf terbiyesinden geçen, aynı kaynaktan beslenen ve aynı gönüle sahip olan insanların dertleri ve söylemleri de aynı oluyor. Allah bes, baki heves…

Müderris Rabbani’nin Kabrinde 
Burhaneddin Rabbani, Afgan cihadının en önemli isimlerinden biriydi. Ruslar kovulduktan sonra çıkan iç çatışmalarda onun ne kadar vebali var bilemiyoruz, Allah bilir ama biz hayatının son demlerine kadar birliği sağlamak için gösterdiği gayretin farkında olarak ve hususen elim bir olayda mazlum olarak şehit edildiği inancıyla ona olan vefamızı göstermek için kabrini ziyaret ediyoruz. Allah taksiratını affetsin. Kabri, Kabil’in en yüksek tepelerinden birinde. Yolunu ve çevre düzenlemesini de TİKA yaptırmış. Kabrin girişinde asılan dev panoda Rabbani’in gençliğinden son demine kadar fotoğrafları asılmış.



Hayatını İslam’a adamış bir dava adamı portresi görülüyor. Kabir normalde ziyarete kapalı. Ancak biz Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde kapıdaki görevli bize duyduğu muhabbeti izhar ederek: Türklere burada tüm kapalı kapılar açılır, diyor.



Şah Mesud’un ve Afgan Rus savaşında Türkiye’den buralara gelip şehid olan Bilal Yaldızcı’nın da kabrine gidelim istiyoruz. Ancak Mezar-ı Şerif’in, Kabil’e uzak olması ve vaktimizin de sınırlı olması sebebiyle bu niyetimizi gerçekleştiremiyoruz. Şehit Bilal çok önemli bir isim burada. Adına bir de okul yaptırılmış. Afganistan’ın en zor zamanlarında gelip de canını feda eden bu yiğit delikanlıyı pek çok kişi tanıyor. Rabbim, şehadetini kabul etsin ve bizi cennetinde buluştursun.
 
Cumhurbaşkanının Danışmanıyla Hasbihal
Mevlana Celaleddin Muhammed Belhi Vakfı mensuplarından olan Sencer Bey’in babasını ziyaret ediyoruz. Şu anda Karzai’nin danışmanlığını yapan ve gelecek seçimlerde Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağına kesin gözüyle bakılan bir zatın evindeyiz. Dış İşleri Bakanlığı döneminde Ali Babacan ve ailesini aynı evde ağırlamışlar. Ona, Türkiye’nin bu coğrafyayla olan bağlarını ve STK’ların yaptığı yardımları anlatıyoruz.



Birlik olmaları gerektiğini kendi içlerinde birlik ve uzlaşma olmadan sorunların çözülemeyeceğini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz. Erbakan Hoca’yla yıllar önce bu meseleler üzerine çok konuştuklarını, kendilerinin de aynı konuda gayret gösterdiklerini anlatıyor. Çözüm noktasında tercümanımız Hüsam vasıtasıyla paylaştığımız bir başka husus Akl-ı Selim Platformu kurulması fikri. Her grubun akil insanlarının bir araya gelip meseleleri bir masa etrafında tartışmaları ve ortak paydalarda uzlaşmalarının mümkün olacağını aktarıyoruz. Bu kunuda Türkiye tecrübesinden çıkardığımız derslerin Afganistan için de çözüm sürecine katkı sağlayacağını ifade ediyoruz. Ara buluculara şiddetle ihtiyaç var, hakem olabilecek etkili ve yetkili isimlerin meseleye el atmaları gerekiyor. Yoksa ilmi otoritelerin ve akl-ı selimin değil, silahların konuştuğu bu fasit dairede problemlerin çözülmesi imkansız.

Afgan-Türk Okulları 
Afgan Türk Okulunda yetişmiş Perviz kardeşimiz, kurban organizasyonunda bize yardım ediyor. Hizmetin Afganistan’daki çalışmaları hakkında Perviz’den bilgi alıyoruz. 30’a yakın kurumsal yapı olduğundan söz ediyor, bunlardan 15’i eğitim kurumu. Kabil, Kandahar, Mezar-ı Şerif gibi büyük illerde kız ve erkek okulları, İnternationel Okul, Dershane ve İmam Hatip Lisesi varmış. Okulların yanı sıra Dil Kursu, Yayın ve tercüme faaliyetleri ve iş adamlarına yönelik çalışmalar yapılıyormuş. Bu bereketli ve çok yönlü çalışmalarından dolayı Perviz’in şahsında hizmet eden eğitimci kardeşlerimizin gıyabında dua ediyoruz. Allah istikametten ayırmasın ve sa’ylerini meşkûr eylesin.



Kabil Talebe Yurdunda Kur’an Hizmeti
Yol güzergâhında Süleyman Efendi Camiasına ait bir yurdu ziyaret ediyoruz. 6 yıldır Kabil’de bulunan Sait Aslan kardeşimizle kısa bir sohbet yapıyoruz. Sait kardeşimiz yakın zamanda bir Afgan kızla evlenmiş ve artık buralı olmuş. Camiaya ait Kabil ve Mezar-ı Şerif’te olmak üzere 2 adet talebe yurdu olduğunu öğreniyoruz. Kabil’deki yurtta 70, Mezar-ı Şerif’teki yurtta ise 150 öğrenci yatılı kalıyormuş. 8. Sınıftan sonra imtihanla öğrenci alıyorlarmış. Yurtlarda derslere takviye çalışmalarının yanı sıra Türkçe, Arapça, Kur’an-ı Kerim, İlmihal ve Siyer dersleri yapılıyormuş. Bu yurtlardan mezun olan öğrencilerden 25’i şu anda Türkiye’de değişik üniversitelerde tahsil hayatlarına devam ediyorlarmış.



Böylesine fedakârca gayret gösteren tüm kardeşlerimiz için bestelenmiş bir ezginin mısraları düşüyor aklıma:

Gurbet diyarından selam olsun anama/Tasa etmesin gayrı

Güller açmasa da, Güneş doğmasa da/ Baş koymuşuz biz bu sevdaya dönmeyiz.

Allah için, ilim öğretmek için gemileri yakıp da gurbet diyarında iz bırakan tüm kardeş kuruluşlardan ve fedakâr eğitimcilerden Allah razı olsun.

Münevver ve Entelektüel Bir İmam: Muhammed Ayaz Niyazi Hocaefendi 
Cuma namazını kılmak için geniş güvenlik önlemleri arasında bir camiye gidiyoruz. Güvenlik had safhada; çünkü canlı bomba vak’ası yaşanabilir endişesi taşınıyor. Kırmızı çizgileri olmayan bir savaş anlayışı bu. Somali’de şahit olduklarımızın benzeri burada da yaşanıyor. Namlusunu Müslümana doğrultan, hele de ibadethanelerin dahası camilerin dokunulmazlığını ihlal eden anlayış sınır tanımıyor. Hiçbir işgal, içlerinde masum insanların ve dahi Mü’minlerin haksız yere öldürülmesini meşru kılmaz, daha kötüsü ölçüsüz eylemler, işgalcilerin eline var oluşlarını haklı göstermeye çalışacakları bahaneler vermek anlamına gelir. Hikmetten fersah fersah uzak bir eylem biçimi, kaygıları artırıyor.



Emir sultan Camiinde ilim ehli bir hocaefendiyle beraberiz. M. Ayaz Niyazi Hoca, Mısır Ezher mezunu ve Kabil’deki ender hocalardan birisi. İlmiyle, hitabetiyle, entelektüel birikimiyle gönüllerde taht kuran hocaefendinin vaazlarını dinlemek için kilometrelerce uzaktan gelenler varmış. Ayrıca üç kamerayla kaydedilen vaaz, bazı TV kanallarından da canlı yayımlanıyormuş. Niyazi Hoca gibi hocalar olsa sorunlar çözülür, birlik sağlanır, diyor arkadaşlar. Takvası ve tevazusuyla ilk görüşte bizi de etkileyen Ayaz Niyazi hocanın vaazı anlamadığım yerler olsa da oldukça etkileyici. İşgalcilerin ve batılıların eleştirildiği ve Müslümanların kendi değerlerini korumaları gerektiği ana fikrinde özetlenebilecek vaazın akabinde kılınan Cuma namazından sonra Türkiye’den Kabil’e ekmek parası için gelen kardeşlerimizi ziyarete gidiyoruz.



Horasan Derneği Başkanı Sema Hanımı Ziyaret 
Son akşam kendisini yardıma adamış bir hanımefendiyi ziyarete gidiyoruz. Sema Hanım, yaklaşık 180 ailenin derdini yüklenen ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için uğraşan bir yardım gönüllüsü. Horasan isimli bir dernekleri var ve burada hizmet edenler gönüllü bayanlar. Yoksul ailelerin çocuklarının ve yetimlerin okul ve dershane masraflarını, bu ailelerin kışın kömür, battaniye gibi ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Sokak çocuklarıyla ilgili de çalışmaları var. Her türlü tehlikeye ve istismara açık olan bu çocuklar, kendi ailelerinin geçimini de temin ediyorlarmış. İlkin bu çocukları meslek sahibi yapmak için uğraşmışlar; ancak onları eğitime aldıklarında mağdur olan aileler direnç göstermişler ve bu proje aileye meslek edindirme çocukların da okula gönderilmesi şeklinde değiştirilmiş. Sema Hanım, hem bu projeye destek olmamızı hem de ailelerin kömür ihtiyacını karşılama hususunda destek beklediklerini ifade ediyor. Bu talepleri yetkili mercilere iletmek üzere emanet olarak alıyoruz.

Afganistan’da İşgale Giden Süreç:
İktidar Hırsı, Menfaat ve Kavmiyetçilik
1979’da başlayan Rus işgali 10. Yılını doldurduğunda sona ermişti. Yabancı güçlere karşı verilen destansı mücadele ve kazanılan zaferin ardından yaşanan iç savaş, tek bir lider etrafında toplanamayan Afgan halkının hazin akıbetinden çıkarılacak derslerle dolu. Efendimiz (s.a.s)’in bir savaş dönüşünde yaptığı: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyorsunuz.” uyarısının Afganistan örneğinde iyi tahlil edilmesi gerekiyor.



Afgan milleti, savaşçı bir millet. Ruslara karşı topyekun bir kurtuluş savaşı verdi ve Allah’ın izniyle zafere nail oldu. Ancak savaşçılık kadar önemli hatta ondan daha önemli olan ilim ehli olmaktı. Savaş sonrasında yaşanan iç sıkıntılar, belki de bir ayet-i kerimedeki emrin uygulanamamasından kaynaklanmış olabileceğini düşündürüyor. Allah-u azim-üşşan ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Mü’minlerin hepsinin topluca savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup savaşa katılmayıp geride kalsın ve dinde fıkıh sahibi olsunlar (ilim öğrensinler) ki kavimleri savaştan döndüğünde onları uyarsınlar, umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 122) evet, savaşın insanda bıraktığı izleri silmek ya da silahtan kaynaklanan güç vehmi ile yaşanabilecek bazı sıkıntıları izale etmek için, alimlerin nasihatlerine ve ilmin rehberliğine ihtiyaç vardı. Eğer her alanda alimlerin söz sahibi olmadığı bir toplumda komutanlar ve savaşçılar belirleyici olursa toplumsal sorunların çözülme yöntemi hukuka ve hikmete uygun olmaz. Allah-u a’lem bu konuda doğan boşluk, daha büyük acıların yaşanmasına yol açmıştı.     

Afgan halkının Rus ordusuna karşı menkıbeleşen kahramanlıklarıyla kazandığı zaferler ve sonrasında yaşanan çetin imtihan… Öne çıkan başlıklar ise: Menfaat çatışması, iktidar hırsı ve kavmiyetçilik belası. Bütün mazlum coğrafyalarda gördüğümüz tablo hemen hemen aynı. Ümmet paramparça, güçlü bir liderlik mekanizması yok. Her hizip kendi mensuplarını kayırıyor. Merhum Sabahattin Zaim Hoca, yaptığı bir sohbetinde: “Mü’minlerin birlik olmasının önünde üç engel olduğunu söylemişti: Nefsaniyet, enaniyet ve menfaat.” Bu tespitin Afganistan özelinde tahlili şöyle yapılabilir.

Savaşlarda ne kadar kahramanlık gösterilmiş olursa olsun kişiler öfke, hırs, tamah gibi nefsani zaaflarını terbiye edememişse toplumda bırakın sorun çözmeyi kendileri adeta bir sorun haline gelebilirler. Enaniyet açısından bakıldığında ise ben ve biz duygusundaki aşırılık, hizipçiliği ve cemaatçiliği körüklemiştir ki Afganistan’da hizipçilikten ve iktidar hırsından kaynaklanan problemler, özelikle de mili ve siyasi birliğin sağlanamaması, Amerikan işgaline giden süreci hızlandırmıştır. Kavmiyetçilik sapkınlığıyla Peştunculuk, Tacikçilik, Özbekçilik, Hazaracılık vb hizipçilik sebebiyle Rus Savaşında ölen insandan belki çok daha fazla sayıda insanın ölümüne zemin hazırlanmış. Menfaate gelince; savaş sonrasında silahtan güç alan savaş ağalarının, ülkenin arazilerini ve şu anda en zengin olan semtlerini paylaştıklarını, milyon dolarlık villalarda oturduklarını ve zulme yeltendiklerini öğrendiğimizde başa gelen musibetin gerçek sorumlusunun yabancı düşmanlardan daha çok kendimiz, kendi hatalarımız olduğunu bir kez daha tespit ediyoruz. Savaş ağalarının kendi çıkarlarını önceleme ve kamuya ait malları gasp etme günahları, fesadın temel sebebi.
Bir ayet-i kerime geliyor akılma: “Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir…” (Şura,30)

Menfaat, İktidar, Hizipçilik, zulüm… günah listemiz kabarık. Lâyık değilsek de affet Allah’ım, Ümmet-i Muhammed’e merhamet et… 

İnsan şunu demeden edemiyor: Nolaydı ülkenin en yaygın hareketlerinin önderleri olan Müderris Rabbani ve Mühendis Hikmetyar uzlaşabilselerdi! İç çatışmalarda ölen 200 bine yakın insan, Taliban süreci ve maalesef gelinen son noktada Amerikan işgali, Şah Mesud’un ve Rabbani’nin canlı bombalarla öldürülüşü… On yıllardır yaşanan bunca ıstırabın vebalini kim, nasıl ödeyecek, bilemiyorum!


 
Taliban’ın ortaya çıkışıyla çok farklı bir boyut kazanan bölünmüşlük öyküsü, Taliban ve diğer grupların iç çatışması şeklinde devam etmiş. 1994’te ortaya çıkan ve iki yıl sonra Kabil’i ele geçiren Taliban, ülkede birliği sağladığını iddia ediyor. Taliban’dan önce 5 yıl içerisinde ülke beşe bölünmüş. Her grubun bir cumhurbaşkanı varmış ve cumhurbaşkanlığı sarayı.. İlk hareket noktası Kandahar olan Pakistan merkezli bu yapı, tam bir muamma.  İçlerinde gerçekten Allah rızası için işgale karşı savaşanların olduğu söylenen, ancak arka planda ve üst yönetim kadrosuyla ilgili pek çok sorunun cevapsız kaldığı, hatta komplo teorilerine zemin hazırlayan bu çoklu ve karmaşık yapı, Pakistan’ın Afganistan politikasındaki en önemli aktörü.

Taliban bir zihniyetin mücessem hali aslında. Tabanını medrese talebelerinin oluşturduğu bu zihniyeti, kültür kodlarından tanımak mümkün. Ehl-i sünnet ve Hanefi olan, katı bir Şii ve Vehhabi düşmanlığıyla temayüz eden bu yapının El Kaide’yle ortak paydası eylem biçimlerinin aynı oluşu. Birbirine tamamen zıt olan ve anlaşmaları neredeyse imkansız olan bu iki yapının evet ortak paydası: ABD’nin politikalarına ve işgale karşı olmak, işgalcilerle işbirliği yapanların ve onlarla aynı karede yer alanların katlini caiz görüp yöntem olarak canlı bombaları kullanmak. Kötü ama çok kötü bir çığır açıldı vesselam. Camilerin dahi güvenli olmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bayram  namazında Lagor valisiyle birlikte pek çok insanın canlı bombayla camide öldürülmesi; savaşın bile bir hukuku, ölçüsü ve ahlakı olduğu bilgisini devre dışı bırakıyor. İçlerinde ihlaslı insanlar olsa bile gerçek şu ki: Sürüye kurt davet eden sınırsız ve kırmızı çizgileri olmayan savaş ve eylem biçimi, işgalcilerin ekmeğine yağ sürüyor. 

Dış mihraklar,  Müslümanlar arasında uzlaşma ve birlik sağlanacağı sırada kilit isimlere yönelik suikastler düzenliyor. 2001 öncesinde Amerika’nın ülkeyi işgal etmesini istemeyen Şah Mesud’un canlı bombayla öldürülmesi; yine bir başka arabulucu rolünde olan ve grupları uzlaştırmaya çalışan Üstad Rabbani’nin aynı yöntemle öldürülmesi, dış odakların bu ülkede huzurun sağlanmaması için ne tür planlar içerisinde olduğunu gösteriyor. Hatta şimdilerde Pakistan, Taliban’la anlaşma aşamasına gelmişken bir Taliban liderinin İHA’yla öldürülmesi, aynı planın devrede olduğunu izhar ediyor. Pakistan’ın da kınadığı bu eylem bir kez daha gösteriyor ki: ABD başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri bu coğrafyadaki karışıklığın devam etmesini istiyor. İstiyor çünkü bölgeye güven ve huzur gelirse kendi varlıkları ve işgal gerekçeleri anlamını yitirecek.

Aynı delikten pek çok defa ısırılan Afgan halkı, kendi başına bu sorunun üstesinden gelebilecek zihin yapısından oldukça uzakta. Onlara dışarıdan bakan bir gözle hakemlik/ağabeylik yapacak kurmay akıl sahiplerine ihtiyaç var. Eğer biz bu misyonu kendi içimizden yönetecek kişi ve kurumları devreye sokamazsak yabancı unsurlar daha uzun yıllar, ensemizde boza pişirmeye devam edecekler.
 
Amerikan İşgalinin Gerçek Sebebi:
Afganistan’ın Coğrafi Konumu ve Gizli Serveti
Afganistan, Sovyet işgaline karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinden sonra mücahit gruplar arasında çıkan iktidar kavgası sebebiyle kendi içinde birlik sağlayamadı. Ardından Taliban'la yaşanan iç savaş, El Kaide’nin Kenya ve Tanzanya’da gerçekleştirdiği saldırılar ve 11 Eylül’de ikiz kulelere düzenlenen saldırı, ABD’nin Afganistan’ı işgalinin görünen yüzü oldu. ABD, işgali haklı göstermek için dünya kamuoyuna Taliban ve El Kaide’yi gerekçe olarak gösterdi. İşgalin gerçek sebebi ise farklıydı: Afganistan’ın coğrafi konumu ve gizli serveti.

Hafızalarımızı tazelediğimizde ve işgale giden sürece dair bilgileri tekrar hatırladığımızda 2001 yılına gitmeliyiz.11 Eylül saldırılarından hemen önceydi. Amerikan Enerji Enformasyon idaresinin yayımladığı bir raporda dikkat çeken; Afganistan’ın coğrafi konumunun önemiydi.



Amerika, Kabil’de batı yanlısı bir hükümeti yönetime getirmeyi, böylelikle Rusya ile Çin’in Orta Asya’daki etkisini kırmayı hedefliyordu. 2001’de başlayan işgal sürecinin anlatıldığı İngiliz Guardian gazetesinde yer alan “Amerika’nın boru hattı rüyası” başlıklı yazıda, işgalin aynı zamanda bir sömürgeleştirme macerası olduğu belirtiliyordu. Buna göre, Afganistan, Orta Asya’daki petrolün denetim altında tutulması ve dünya pazarlarına ulaştırılmasında vazgeçilmez bir konuma sahip olduğundan, petrol ve doğalgazın Umman Denizi’ne ve dünya piyasalarına taşınmasında siyasi ve ekonomik açıdan kârlı tek güzergâhın Afganistan üzerinden geçen yol olduğu ifade ediliyordu. (1)

Afganistan, gerek jeopolitik konumu gerekse yer altı zenginlikleriyle işgalcilerin iştahını kabartmaya devam ediyor. Afgan halkı, ABD’nin yer altı zenginlikleri üzerine çalışmalara devam ettiğini ancak kendi içlerinde bir anlaşmaya varamadıkları için madenlerin işlenmeye başlamadığını dolayısıyla burayı uzun süre terk etmeyeceklerini düşünüyor. İngiltere, Almanya, İtalya, Belçika gibi ülkeler de pastadan pay almak istiyorlarmış. Batılı ülkelerin yanı sıra Çin, Hindistan ve Rusya arasında da rekabetin kızışabileceği yorumları yapılıyor.
 
Yer altında 6 trilyon dolarlık bir servetten söz ediliyor. Afganistan, eski Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiğinde, Sovyet jeologlar bu topraklarda zengin yeraltı kaynakları keşfetmişler, Afgan jeologlar ise Kızıl Ordu’nun ülkeden çekilmesinin ardından Sovyet meslektaşlarından devraldıkları maden haritalarını saklamış. İşte şimdi tüm bu haritalar, Amerika’nın elinde bulunuyor.
 
İnternette bu konuda bir araştırma yapıldığında kısa zamanda pek çok bilgiye ulaşılabiliyor: "scientificAmercian.com" web sitesinin belirttiğine göre, ‘Amerikalı Jeologlar tarafından yapılan keşiflerde Afganistan'ın güneyindeki çölde, yaklaşık bir milyon ton, aralarında lantan, seryum ve neodimyum gibi nadir elementlerin bulunduğu maden yatağı’ tespit edilmiş. Yüksek teknoloji sektörünün can damarı olan bu nadir elementler, cep telefonundan iPad'e, düz ekrandan elektrikli otomobillere kadar teknolojik ürünlerin hemen hepsinde kullanılıyor. Yetkililer, bu maden yataklarının, dünyanın 10 yıllık ihtiyacına yetebileceğini belirtiyorlar.



Amerikalı jeologlar, geçenlerde 2 bin sayfalık bir raporla Afganistan'ın büyük maden zenginliği konusunda açıklama yaptılar. Bu açıklamayı yapmasının sebebi ise; Beyaz Saray'ın Amerikan vatandaşlarını; Amerikan askerlerinin boşuna savaşmadığını, Afganistan'da büyük bir servetin bulunduğunu ve orada bulunmalarının kendi menfaatleri için gerekli olduğuna inandırmak istemesi. Tespit edilen madenlerin ülkenin ekonomisini kalkındırmak ve Taliban'a karşı verilen mücadelede başarı(!) elde etmek adına önem taşıdığı belirtiliyor. (2)
                       
Afganistan’da Bolivya’dan sonra ikinci büyük lityum rezervinin keşfedildiği, ayrıca petrol, doğalgaz, kömür, demir, bakır, kobalt ve altın gibi değerli madenlerin de tespit edildiği biliniyor.(3)

İşte tüm bu bahaneler doğrultusunda işgal edilen Afganistan’da gördüğümüz manzara her duyarlı Mü’min’in içini kanatacak türden. İşgalin gölgesi görülüyor Afgan semalarında ve Kabil sokaklarında.  Helikopterler ve savaş uçaklarının belli Taliban bölgelerini bombalamaya gittiğini öğreniyoruz. Kabil içlerinde çatışmaya şahit olmuyoruz; ancak diğer bölgelere buradaki üslerden sürekli gidişler oluyor. Caddelerde görülen Hammer ciplerin  trafiği saatlerce alt üst edişi kanıksanmış. Kabil semalarında dikkat çeken bir başka unsur Nato Üssünün merkezindeki Zeplin. Yaklaşık 15-20 km2 ‘lik bir alanda 24 saat sürekli kayıt yapan bu zeplin, olası saldırılara karşı duyulan tedirginliğin bir göstergesi.

Yollarda yine Nato ve Amerikan askerlerini görüyoruz. Bunların burada ne işi var, sorusu ağrımıza gidiyor. Hele ki Türkiye’den gelen askerlerin… Afganlar, 2014’te Amerikan’ın Afganistan’ı terk edeceğine inanmak isteseler de bunun gerçekleşmeyeceğini ifade ediyorlar.

Sömürü sistematik hale gelip kurumsallaşmadan Amerika Afganistan’ı terk edecek gibi gözükmüyor.

(1) Londra NTV
(2) Anadolu Ajansı
(3) Detaylı bilgi için bkz. Deutsche Welle, Arif Farahmand, Cem Sey - Çeviri: Hülya Köylü
 
Afganistan’da Şiiler/ Taliban’a Karşı                                             
İran - Amerika İşbirliği
Afganistan'da halkın % 99'u Müslüman. Müslümanların % 87’si Ehl-i Sünnet ve Hanefi.  % 9 oranında Caferiye Şiası ve % 2 oranında da İsmailiyye Şiası mevcut. % 11’lik Şii nüfus hakkında, gelecekte mezhep çatışması planının devreye sokulabileceği ihtimalini hesaba kattığımızda kaygı verici bir durum olduğunu söylemek yersiz olmasa gerek. Kabil’e gidip oradaki Şii varlığından bizzat haberdar olduğumda, Şiilerin varlığı ve İran’ın onlar üzerinden nüfuzu artırma politikaları üzerinde kafa yormak gerektiğini düşünüyorum.



Afgan Şiileri, Hazara ırkına mensuplar. Hazaralarla ilgili en yaygın rivayet, bu ırkın kökeninin bin (Hazar Farsça bin demek)kişilik Moğol ordusundan kalan Moğol askerleri olduğu. Hazaralardan bir kısmı, kendilerinin Türk-Moğol karışımı olduğunu da iddia ediyor; bazı Hazaralı aydınlar ise kendilerinin eski Hazar Türklerinden geldiklerini ve Türk kökenli olduklarını savunuyorlar. Hazaralar, çoğunlukla Afganistan’ın ortasında bulunan dağlık Hazaracak bölgesinde yaşıyor. Hazaracak bölgesi dışında yaşayan Hazaralar da var; ayrıca İran’da 2 milyon Hazara olduğu da biliniyor.  Hazaralar’ın tamamına yakını Şii; Herat çevresinde yaşayan çok az sayıdaki Batı Hazaralarının ise Sünni olduğu biliniyor. Moğolca ve Farsça konuşuyorlar; fakat dillerinde az sayıda Türkçe kökenli kelime de varmış.(1)

Kabil’deki Şii mahallelerinden geçiyoruz. Hazaraların hepsi de çekik gözlü, onlara kimlik sormanıza gerek yok diyorlar, simalarından anlaşılıyor Hazara oldukları. Bir tepenin yamacına yazılmış olan Ya Mevla Ya Mehdi yazıları, bölgedeki Şii varlığının bir göstergesi. Kabil içlerinde de yaygın olan Hazaraların; Tekkehaneleri, Hüseyniye ve Mehdiyye isimli merkezleri var.

Cemaleddin Afgani’nin kabri de burada. İstanbul’da vefat edince Şişli’ye defnedilen Afgani’nin naşı, daha sonra1944’te Kabil’e getirilmiş, Kabil Üniversitesinin bahçesinde adına bir türbe yapılmış. Asıl adı da Cemaleddin Asat Abadî olan Afgani’nin doğduğu şehre Şiiler, Asat Abadi ismini vermişler. Afgani’yi, Şiiler sahipleniyor ve onun Sünni değil Hazara Şiilerinden olduğunu söylüyorlar. II. Abdülhamit’in İngilizlerle işbirliği yapması, Mason teşkilatına üye olması ve Osmanlı Hılafetine muhalif  icraatları sebebiyle göz altında tuttuğu ve yakın takibe aldırdığı Afgani’nin Şiilerce bayraklaştırılması, zihnimizdeki soru işaretlerini artırıyor. Karanlık ilişkiler ve muamma bir kişilik. Düğüm üstüne düğüm.

Amerika ve İran’ın Hazara Şiilerini desteklemek noktasında birlikte hareket ettikleri iddia ediliyor. % 11’lik bir nüfusa sahip olan Hazara Şiilerinin, uyuşturucu baronlarından sonra Amerikan işgalinden en çok memnun olan kesim olduğu söyleniyor. Taliban’a karşı olan İran, 2001’de kurulan yeni hükümeti hem resmi yollardan hem de sivil toplum yoluyla desteklemiş. Halen desteğini sürdüren İran, nüfuzunu daha da artırma ve iç politikayı yönlendirme konusunda aktif  bir siyaset yürütüyor. Afganistan’da İran’ın yanı sıra Pakistan’ın nüfuzunu güçlendirme çabası içerisinde olduğu da muhakkak. Bu siyasi açıdan olduğu kadar ekonomik açıdan da böyleymiş. Sözün özü, Afganistan’ın kendi kendini yönetebilmesinin ve kendine yetebilir bir ülke olmasının önünde iki engel var: İran ve Pakistan.

Dış ticaretle uğraşanlar; özellikle ithalat konusunda İran ve Pakistan gümrüğünden sürekli problem çıkartıldığını, başka ülkelerden ithal etmeye çalıştıkları ürünlerin aylarca bekletildiğini ifade ediyorlar. Fabrika kurmalarının dolaylı yollardan engellendiğini ve kendilerinde bulunan hammaddelerin İran ya da Pakistan’da işlenip tekrar kendilerine satıldığını söylüyorlar.

İran’ın, Afganistan’ı Orta Asya pazarına ulaşmak açısından önemli bir güzergâh olarak gördüğü söyleniyor. Pakistan ise İran’ın Orta Asya’ya ulaşmasına ve bölgede etkinliğini artırmasına, Taliban’a destek olarak engellemeye çalışmış. İran’ın Taliban iktidarına karşı olması ve muhalif grupları desteklemesi, Taliban’ın bölgedeki Şii nüfusa karşı baskıyı artırmasına, İranlı diplomatların öldürülmesine hatta iki ülke arasında savaşın eşiğine kadar gelinmesine yol açmış. İran bu süreçte sadece Şii Hazaraları değil, aynı zamanda Sünni Özbek ve Tacikleri de desteklemiş. Pakistan 1996’da iktidarı ele geçiren Taliban’ı desteklerken, İran Kuzey ittifakını desteklemişti. Taliban’ın ve El Kaide’nin devre dışı bırakılması için Amerika, İran ve Rusya ile işbirliği içerisine girmiş. Bu işbirliği, şu süreçte de aynı şekilde devam ediyor. Şu anki Cumhurbaşkanı yardımcısının Şii oluşu, yeni oluşturulan seçim ittifaklarında Şiilerin aynı şekilde etkin olması, İran’ın bölgede Amerika’yla birlikte uzun vadeli planlar içerisinde olduğunu gösteriyor.

Şu anda Afganistan’da yüzlerce İran şirketi olduğu söyleniyor. Bu şirketler, eğitim, bilim, kültür ve mühendislik alanlarında projelere destek verip sağlık ve kültür merkezleri, okul ve hastaneler açıyor, alt yapı ve yol çalışması yapıyorlarmış. İran, Hazaraları desteklemekle bu coğrafyada bölgesel güç olma yolunda hızla ilerliyor. Bu doğrultuda Şiilere ait okulları, medya kuruluşlarını finanse ediyor. İran’ın ve ABD’nin desteğiyle güçlenen ve etkisini arttıran Hazaraların, entelektüel seviyeleri oldukça yüksekmiş, Kum’da eğitim alan gençlerin 10-20 yıl sonrasının Afganistan’ında söz sahibi olma ihtimali, Sünni kesimde tedirginlik uyandırıyor. 

Kabil’den ayrılmak üzere hava limanında beklerken gördüğümüz manzara, İran- Afganistan hattındaki kültürel ve ideolojik alt yapının ne derece güçlendirilmeye çalışıldığının bir göstergesi. Sadece iki saatlik bekleyiş esnasında İran’a kalkan dört uçak ve İran’dan gelen iki uçak gösteriyor ki: Afganistan’ın geleceği, sadece Afgan halkını değil özellikle İran’ı yakından ilgilendiriyor.

(1)  Afganistan, Ahmet Gökhan ARI, Beykent Üniversitesi,Uluslararası İlişkiler

 
Kabil’de Sona Doğru/ Dipnotlar
Afgan milleti çok onurlu bir millet. Kendilerinin arı bir ırktan olduklarını, Afganistan’ın eski adının da bundan hareketle Ariana olduğunu söylüyorlar. Tarihleriyle, yetiştirdikleri insanlar ve kahramanlarıyla iftihar ediyorlar. Her ne kadar gördüklerimiz farklı da olsa Afgan halkının hiçbir zaman boyunduruk altına girmediğini ve bundan sonra da girmeyeceğini söylüyorlar.

Mevlana, Afganistan’ın Belh şehrinden, tıp bilgini İbn-i Sina da Belhli. İmam-ı Azam Ebu Hanife de Horasan bölgesinden. Doğduğu köye adını vermişler: Numan bin Sabit. Sünni Afgan halkının hepsinin Hanefi oluşu buna bağlanıyor.
  
İşin biraz magazinel tarafı belki ama Afgan sokaklarında dikkat çeken fotoğraflarda Türkiye’den tanıdık bir sima var: Polat Alemdar. Çocukların tişörtlerinde, taksilerin ön camında onun ve ekibinin fotoğrafları var. Dizi şu an, en çok seyredilenler listesinde 1. sıradaymış. Senaryonun kendi pratikleriyle örtüşmesi, sorunların çözümünde silahın devrede olması ve dizi karakterlerinin cazibesinden olsa gerek diziye ilgi tavan yapmış. Evet, Nijerya’dan, Bangladeş’ten ve Somali’den (ki oralarda herkes Recep Tayyip Erdoğan’dan bahsediyordu) farklı olarak Afgan halkının Türkiye’den bildikleri en önemli isim Polat Alemdar, Zaza, Abdülhey ve Memati.



Dönüş Yolunda Hüzün ve Dua
Gelmeden önce duyduğum tedirginlik dönüşte yerini ümmet adına hüzne ve duaya terk ediyor.

Geliş uçağında gördüğümüz onlarca Amerikan ve Nato askerinden çok daha fazlasıyla dönüş uçağında beraberiz. Üstelik pilotlardan biri de yabancı. Evet, binlerce km ötede olan bir İslam coğrafyasında bu adamların her yerdeki varlığını görünce insan şunu demeden edemiyor: En kötü devlet, işgal altında yaşamaktan daha iyi değil mi?!    
 
Yetimhane yapmak için geldiği Afganistan’da düşen uçakta şehit olan Bahattin Ağabey; ben Afganistan’a geldiğimde kendi köyüme gelmiş gibi hissediyorum, demişti. Kendisi Afganistan’la ve tüm mazlum coğrafyalarla bu kadar bütünleştiren Bahattin Yıldız’ın merhamet ve adalet üzerine Türkiye’nin misyonunu ifade eden sözleri kulağımda çınlıyor: “Bir zamanlar biz üç kıtaya adalet ve merhamet götürmüşüz şimdilerde bir elimiz merhamet götürüyor, gün gelecek diğer elimiz de adalet götürecek.”  İnşaallah diyorum, evet ümmetin merhamete ve daha da önemlisi adalete ihtiyacı var. Bu adalet inşaallah bizim vesilemizle ulaşsın diye sözlü dualar etmekten ve ameli dualarımızla buna zemin hazırlamaktan başka yapılacak bir şey var mı, bilemiyorum.

Hilal TV Deniz Feneri Programında Ahmet Türkben’le yapılan söyleşiyi izlemek için tıklayın
http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=12127
http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=12126

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatitikleri

Bugün 13

Dün 17

Bu hafta 213

Bu ay 616

Hepsi 22861